Özgür Ruh

12.02.2020

...Kar taneleri aslında ölü insanların anılarından oluşuyor. Mesela Malcolm X’in bir konuşması, Barış Manço’nun esmer çocuğun elini sıkması, Marilyn Monroe’nun aynaya bakması gibi…

 

“Dikkat et! Araba çarpacaktı neredeyse!” Arkadaşımın bağırmasıyla irkiliyorum. İnce ceketimin kolunu çekmiş, aklımın beş karış havada olmasından söyleniyor. Haklı mı haklı. Ama arabaların kornaları sağır ediyor beni. Sonra Allah’ın bize bahşettiği en güzel mucizelerden biri gerçekleşiyor… kar tanesi kirpiğime yerleşince gülmeden edemiyorum. Birkaç defa göz kırpsam da gitmiyor. Hatta içime bir şeyler yerleştiriyor sanki…

 

Geçenlerde bir hikâye yazıyordum fakat her zamanki gibi yarım bıraktım. Aslında yarım kalanları tamamen silerim, hiç var olmamış gibi olurlar. Onu silemedim. Bir gün devam edeceğim… inşaAllah. Bu hikâyeye göre, kar taneleri aslında ölü insanların anılarından oluşuyor. Mesela Malcolm X’in bir konuşması, Barış Manço’nun esmer çocuğun elini sıkması, Marilyn Monroe’nun aynaya bakması gibi… Kirpiklerimi yuva edinmiş kar tanesi var ya… o da bir ağacın anısıymış. Çok çok uzaklardaki bir ülkede, sadece ruhlarında şiir olanların yaşadığı bir köy varmış. Hemen yanında da uçsuz bucaksız, nefes kesen bir orman. O ormanın en kısa boylu ağacının ruhuymuş gözlerimdeki. Ve ben de onun sayesinde başka bakmaya başlamışım dünyaya.

 

Neredeyse dizime gelecek kara basa basa, büyük bir keyifle ilerliyorum. Kulağıma gelen ıslıkla sarsılıyorum. Çünkü ıslık çalınmasını pek sevmem ben. Kill Bill’deki ürkütücü hastane sahnesini hatırlatır. Ama bu ıslık öyle bir ıslık ki, saçma sapan sözler söyleyen bir dudaktan çıkmıyor belli. Üstelik bir yerden de gelmiyor, ‘her yer’ ona eşlik ediyor. Sonra fısıltıya bırakıyor yerini… ben yine sarsılıyorum. Çünkü fısıltıları pek sevmem. Korku filmlerindeki atlı karıncaları anımsatır bana… Ama bu fısıltı öyle bir fısıltı ki, dünyevi dertlerle kirlenmiş bir insandan gelmiyor belli. Şimdi karşıma yelekli, cep saatli, beyaz bir tavşan geldiğini mi düşünüyorsunuz? Büyük ihtimalle düşünmüyorsunuz ama olasılıklar iyidir. Hayır… karşımda tavşan falan yok. Aslında olsa iyi olurdu çünkü onu epeydir görmedim. İnşaAllah bu soğuk kışta üşümüyordur. Neyse neyse… bakın! Karşıda, karın en derin olduğu yerde, bir filiz var. Ah canım benim… Ona ulaşmaya çalışıyorum ama çok uzakta. Sonra… o köyde buluyorum kendimi. “Nasıl oldu bu?” demiyorum çünkü yaşadığım her günü zaten bir mucize olsun diye bekleyerek geçirmişim. Evet beklemişim ama… çoğu mucizeyi de görmezden gelmişim.

 

Köyde biraz dolanıyorum. Elimde eski zamanlardan kalma büyük bir anahtar var. Ormana en yakın ev beni çağırıyor. Kendisi beyaz olsa da sarmaşıklar üstünü kapatmış. Bahçesi geniş, çiçeklerle dolu. Güller kendilerinden emin, papatyalarda tatlı bir çekingenlik var. Ayçiçeklerini görünce gülümsüyorum, eski bir dostla karşılaşmış gibi…

 

“Ormanın yanında bahçe ne arar?” demeyin. Biz kendi etrafımızı sahiplenebiliriz fakat, ormanı asla. Ağaçlar bir insanı egemen olarak kabul etmez. Kesildiğinde, hatta kitap haline geldiğinde bile kokusu bizim dünyamızı genişletir. İtaat etmeleri gerekenin sadece yaratıcıları olduğunu bilirler belki de… bu yüzden mi hep diktir başları? Bu yüzden mi ölünce boyunları bükülür?

 

Bahçenin sonunda bir de kulübe var. İçinde ise beni bekleyen bir daktilo… O an pek çok şey yazabilirmişim gibi hissetsem de cümlelerim birbirini tutmuyor. Kalbime hücum eden binlerce farklı his yüzünden olsa gerek, “karanlık” desem “beton” takip ediyor onu. Sonra “bardak” ve ardından “transformatör” Öyle tuhafım ki kelimeler ağzımdan çıkamıyor. Kendimle bile alakasızım. Ya da benden başka her şeyle alakalıyım… Doğa böyle mi hissettirir insana? Şiir ondan mı ilham almıştır?

 

Evimi ve köyü iyice gezdikten sonra, karşımda durup bana güvenmediğini hissettiğim ormanı süzüyorum. “Neden beni sevmiyorsun?” diye fısıldıyorum kısık sesle. Ağaçların şekilleri bana çatık kaşları hatırlatıyor. Sonra kaşların altındaki gözler benim kirpiğimdeki kar tanesine kayıyor. Sıcacık bir gülümseme. “Gel.”

 

Su sesi kulaklarıma şölen veriyor. Gerçekten hissederek yazdığım ilk şiirde (gerçi şu anda kendisini pek beğenmiyorum) yaprakların hışırtısı anlatılıyor. Doğa böyle mi hissettirir insana? Müzik ondan mı ilham almıştır?

 

Ormanın derinliklerinde kaybolmaktan çekinmiyorum çünkü şimdiye dek hiç doğru yerde bulunmadığımı biliyorum. Yine de bacaklarımdan gelen ağrıyı hissedince, sıcacık evime dönüyorum. Şöminem var. Küçüklük hayalim, şöminem. Kedim okşanmak istediğini belli edercesine karnını gösteriyor bana. Çıtırtılar, miyavlamalar ve leziz marşmelovlar eşliğinde geçiyor gece. Bu çok ilginç çünkü, ben pek marşmelov sevmem. Bir de güzel yıldızlardan bahsetmek istiyorum. Ama onları anlatmak için toparlamam gerek kendimi.

 

Güneş beni her gün farklı şekilde uyandırıyor. Tıpkı annem gibi… Bir gün mırıldanarak, bir gün tabaktaki krepin beni beklediğini haber vererek, bir gün kocaman sarılarak… Giyinip kuşanıp evden çıkıyorum. Çiçeklerimi sularken aklımdan tatlı bir melodi geçiyor. Günümü ormanda geçirmeye karar veriyorum.

 

Engebeli yollardan geçerken kısık sesle şarkı söylemeye başlıyorum. Yürüdükçe sesim de yükseliyor. Çünkü orada bana susmamı söyleyecek kimse yok. Ağaçların dalları ritim tutuyor şarkıma.

 

Bir anda yüzüme krem dahi sürmediğimi fark ediyorum. Altımdaki etekle üstümdeki ceketin renkleri uyumsuz. Bana çirkin göründüğümü söyleyecek kimse yok. Daha önce hiç elbisesi olmamış taçlı çiçekler “Ah keşke biz de senin gibi görünsek.” diyor. Onlara zaten çok güzel olduklarını söylüyorum.

 

İnsanlara okumaya çekindiğim, bir-iki şiir var cebimde. Hiç ‘şair’ olmadığımı biliyorum. Hatta dünyaya bir daha hiç ‘şair’ gelmeyecek gibi hissediyorum. Ama olsun… bozuk el yazımı okuyorum. Berbat olduğumu söyleyecek kimse yok. Kocaman kayalar alkışlıyor beni. Bu nasıl bir gurur… sevincim ağlıyor.

 

Öyle rahat ediyorum ki orada… öyle mutluyum ki… Aldığım her nefes içimde bir şelale oluşturuyor. Öyle ferah ki… Sabah kalkıp insanlara katlanmaya değil, odun toplamaya gidiyorum. Elime kıymık batıyor, bu bile keyif benim için. Bir de düşüyorum mesela. Çünkü hep içimde kalan o uzun topuklulardan giyinmişim ormana giderken. Neden mi? Düşmekten korktuğum için… hayır… başkalarının bana gülmesinden korktuğum için giyinememiştim. İnsanların acımasız bakışının durağı olmamak için. Fobilerimin çoğu artık günlük rutinim olmuş.

 

Bir gün yine ormana gidiyorum. Ağaçların şekilleri çatık kaşları değil de, hüzünlü bir suratı anımsatıyor bana. Güçlü bir rüzgâr esiyor. O kadar, o kadar güçlü ki! Nereye götürüyor beni? Gitmek istemiyorum! Kirpiğimdeki kar tanesi uçuyor ve ormanın en kısa ağacına konuyor.

 

“Ayy dondum. Şu rüzgâra bak! Çabuk metroya girelim.” Arkadaşım ince ceketimin kolunu çekiştiriyor. Geri dönmüşüm. Ama bundan sonra kaidelerine bağlı özgür bir ruhum. Çünkü zihnimdeki engebeli yolları ormanın önüne düzdüm.

 

Birer kar tanesi olarak Malcolm X, Barış Manço ve Marilyn Monroe