Göl kenarında cinayet

24.02.2020

3 Aralık 1926’da, bunalım ve öfkenin üstüne çullandığı Agatha Christie İstanbul’da ortadan kayboldu. Bir göl kenarında ağaçlara çarpmış halde bulunan arabası ve dağılmış bavulları yüzünden tüm dünya bu esrarengiz yazarı konuşmaya başladı. Yavaş yavaş ümitler tükenirken Christie aniden ortaya çıktı. Fakat kaybolduğu zaman dilimi hakkında hiçbir açıklama yapmadı.

 

Bu olay hakkında çeşitli efsaneler uyduruldu. Kimi arabasını çarptıktan sonra hafızasını kaybettiğini söyledi, kimi fazla ileri gidip kocasının görüştüğü bir başka kadını öldürmek için ortadan kaybolduğunu öne sürdü. Fakat kimse, gerçekleri öğrenemedi. Şimdi izninizle bu durumu biraz kendime, biraz da Agatha Christie’nin kitaplarına uyarlamak istiyorum.

 

 

GÖL KENARINDA CİNAYET


Kapının tıklatılmasıyla Agatha elini daktilosundan çekti. Son yazdığı cümleleri içinde tekrar ederken kafası fazlasıyla doluydu. Gözlerinin önüne bir perde çekilmiş gibiydi zira görebildiği tek şey kitaplarında kullandığı kelimelerin akışıydı. Düşüncelerinin içine iyice gömülmüştü ve kapıyı açmasına rağmen gelen kişinin yüzünü algılayamıyordu. Temizlikçi miydi? Yok yok, öğle yemeği saati gelmişti değil mi?


Gözleri kapıyı tıklatan kişinin rugan ayakkabılarında, tıknaz bedeninde, pahalı takım elbisesinde, uzun paltosunda, gür ve şekilli bıyıklarında, şapkasında gezindi. Birkaç saniye süren boş bakışmadan sonra Agatha hışımla kapıyı kapattı. Bir yandan da “Poirot!” diye çığlık atmıştı. Başını hafifçe aşağı eğip nefes alışverişini düzenli bir hale soktu. “Poirot!” dedi bir kez daha. “Bu Poirot!” Kapının tekrar tıklatılmasıyla yerinden sıçradı. “Bayan Christie.” dedi Poirot kendinden emin bir ifadeyle. “Bunlara vaktimiz yok.” Kapının tokmağı oynadı ve ufak tefek dedektif tekrar göründü. Elini ceketinin cebine götürüp işlenmiş bir mendili Agatha’ya uzatınca ortam biraz yumuşadı.
 

Geçen on beş dakikaya rağmen Agatha hala şaşkındı. Tabii oturup sakinleşmişti ve Bay Poirot sağolsun bir sürahi su da içmişti. Yine de şaşkınlığından bir zerre dahi kaybetmemişti. “Buraya nasıl geldiniz?” diye sordu merakını daha fazla gizleyemeyerek.

“Kendimi yarım saat önce buradan birkaç kilometre ötedeki bir göl kenarında buldum. Etrafı biraz inceledikten sonra suyun üstünde ters dönmüş bir cesetle karşılaştım. Başsız bir cesetle… Sonra hemen bir faytonla yanına geldim. Bu cinayeti araştırmak için bir yardımcıya ihtiyacım olduğunu düşünüyorum. Kendim de halledebilirim tabii… Yine de ikinci bir fikirden zarar gelmez.”

Agatha kapıya kaçamak bir bakış attı: “Peki ya Arthur? O da burada mı?”

“Bayan Christie! Yaklaşık on beş dakikadır bana Poirot, Bay Hastings’e de Arthur diye sesleniyorsunuz. Pek yakışık almıyor doğrusu.”

“Kusura bakmayın Bay Poirot fakat siz… benim… karakterimsiniz.”

“Pek tabii öyleyim! Sizin bir parçanız sayılırım.”



 

“Öyleyse saygısız konuşmam normal değil mi?”

“Kendinize saygı duymuyorsanız pek tabii normal.” diye yanıtladı Bay Poirot. Bu cevap uzun bir sessizliği doğurmuştu. “Pekâlâ.” dedi sonunda. Bir yandan da bastonunu yere vurarak ayağa kalkmıştı. “Türk polislerini pek tanımıyorum. Onlar gelmeden şu cesedi bir inceleyeyim.” Kapıdan çıkıp Pera Palace’ın şaşaalı merdivenlerinden indi.


 

 

İstanbul’un soğuk havasına karşın güneş tüm gücüyle parlıyordu. Poirot tam faytona bineceği sırada koşarak lobiyi geçen Agatha’yı fark etti. Muzip gülümsemesini saklamak için gökyüzünü inceler gibi yapmaya başladı. “Bir dakika!” dedi nefes nefese kalmış Agatha. “Ben de geliyorum. İsterseniz otomobilimi kullanabiliriz.”

“Lüzumu yok.” dedi Poirot.

 

 

Fayton yolculuğu sessiz geçti. Agatha Poirot’u inceliyor, topuğunu kanatmış rugan ayakkabısından biçimli bıyıklarına kadar her ayrıntısını zihnine kazıyordu.

 

“Aralık olmasına rağmen çok güneşli.” dedi Poirot sessizliği bozarak. “İlginç bir şehir değil mi?” İstanbul sokaklarını bir süre izledikten sonra güneş gözlüğünü taktı.

 

“Evet Bay Poirot. Sanki her an her şey olabilir, her mucize gerçekleşebilir gibi…” diye yanıtladı Agatha. Yaşadıklarına inanamıyordu ve her anın tadını çıkartmak istiyordu. O zeki, dikkatli halinden eser yoktu. Eşiyle yaşadığı tatsızlıklardan sonra ilk defa yumuşamış hissediyordu. Pamuk gibiydi… Belki de bu faytondaki atların kanatları vardı ve çok yakında bulutların arasından geçeceklerdi. Agatha umutla gökyüzüne baktı. Poirot’un hayali görüntüsü ortadan kaybolunca bir akıl hastanesine kapatılacağını düşünüyordu şimdi de. Kendi kendine şizofreni teşhisi koymuştu çoktan. Derin bir iç çekip karanlık düşünceleri uzaklaştırdıktan sonra Poirot’u incelemeye devam etti.

 

Faytondan indikten sonra bir süre yürüdüler ve gölün kenarındaki üstü örtülü ceset görününce durdular. “Umarım kusmazsınız.” dedi Poirot. Bir mendil daha çıkarıp Agatha’ya uzattı.


“Ben iyiyim. Bir sorun olacağını sanmıyorum.”

 

“Yine de başsız bir cesetten söz ediyoruz.” diye ısrar etti Poirot. Mendili alınınca rahatlamış bir şekilde cesede doğru eğilip üstüne örtülen ceketi kenara koydu.

 

Ceset Agatha’nın beklediği gibi kanlar içinde değildi. Evet başı yoktu fakat iğrenç bir hale gelmemişti en azından. Daha çok balmumu heykellere benziyordu… Yine de kıyafetlerindeki ve çorabındaki kan izlerini görünce Agatha biraz sarsıldı. Neyse ki Poirot o sırada cesetle ilgileniyordu da Agatha’ya küçük bir kız muamelesi yapacak fırsatı yakalayamamıştı. Bu küçük adamın boyundan büyük bir egosu vardı ve Agatha küçümsenmekten hiç hoşlanmazdı.

 

Ceset tipik, orta halli bir Türk beyefendi gibi giyinmişti. Ucuz (etiketi olmamasından anlamıştı bunu) bir takım, şapka, ayakkabı falan filan… Tarzını belli edecek ve kendisini diğer erkeklerden ayıracak hiçbir şey yoktu. Eh… zavallının kafası da gitmişti zaten! Özenle kesilivermişti… Kişiliksiz ve isimsiz bir ölüden başka bir şey değildi artık. Üstelik suda geçirdiği zaman da vücudunu tanınmayacak derecede şişkin bir hale sokmuştu.

 

 

“Cüzdanı yok.” dedi Poirot kesin bir ifadeyle. Agatha “İyice baktınız mı?” diye sorunca gücenmiş bir şekilde ayağa kalktı ve iki elini beline koydu: “Evet, baktım!”


Agatha Poirot’un güneş gözlüğüyle herhangi bir şey görebileceğinden şüpheliydi. Kendisi cepleri kontrol etmeden rahat edemezdi… “Bir de ben bakayım.” dedi cesede doğru eğilirken.

“Hastings…” diye fısıldadı Poirot, bir yandan da göz devirdi. “Neredesin dostum…”

Agatha bulduğu ıslak broşürü sıkarak suyunu çıkardı. Bir mekânın reklamı yapılıyordu. Osmanlıca bilmediği için iç çekti fakat Poirot elinden broşürü alınca hüznü yarıda kaldı. “Bay Poirot?” dedi merakla.

 

“Bir kahvaltı mekânı burası. Adresi de yazıyor. Bir fayton bulmamız gerek.”

 

“Bugün buraya takım elbiseli kimse geldi mi?” diye sordu Agatha kelimelerini tane tane söyleyerek. Garson sırıttı:

 

“Bugün buraya en az yüz takım elbiseli adam geldi.”

 

“Tuhaf davranışlar sergileyen biri oldu mu?”

 


“Ohooo!” dedi adam. Şaşırtıcı derecede iyi olan İngilizcesiyle konuşmaya devam etti: “Biri ekmek taze olmadığı için masayı devirdi. Bir diğeri tüm menüyü sipariş etti. Kimi likör diye tutturdu, kimi karısı sinirlendirdi diye garsonlara bağırıp çağırdı… Böyle işlek bir mekânda her çeşit insan oluyor.”


Agatha’nın pes etmek gibi bir niyeti yoktu. Eliyle kurbanın boyunu işaret etti. “Bu boylarda? Sarı tenli?”

 

“Valla sister, her Türk erkeği o boylarda ve sarı tenlidir.”

 


Poirot sıkıntıyla boynunu kaşıdı. “Buradan bir şey çıkacak gibi değil. Önce gölü araştırmalıydık.” dedi. Agatha sessizliğini korudu. Birkaç ümitsiz sorudan sonra ikisi de faytona binip göl kenarına döndüler.
 

 

 

“Anlaşılan Türk polislerine güvenmek zorundayız.” dedi Poirot umursamaz bir ifadeyle. “Kimliksiz, kafasız, hiçbir özelliğe sahip olmayan bir cesedin katilini bulmak için tüm İstanbul’u araştırmak zorundayız çünkü.”
 

“Adli tıp raporu bir çıksın da…” diye fısıldadı Agatha. Kurbanı incelemeye, bir ipucu bulma umuduyla ceplerini tekrar tekrar kontrol etmeye devam ediyordu. Bir kez daha kıyafetin etiketsiz boyun kısmına baktı.


“Bana kendi cinayetini çözdürüyorsun Poirot.”
 

“Anlamadım Bayan Christie. Tekrar edebilir misiniz?”
 

“Bana kendi cinayetini çözdürüyorsun!”
 

“Sizce de bu biraz mantık dışı değil mi?”
 

“Bu sabah kendini gölde bulduğunu ve cesedi görür görmez bir faytonla hotelime geldiğini söyledin. Fakat ayakkabıların çoktan topuğunu kanatmıştı. Böyle kısa bir yürüyüşten sonra nasıl olabilir ki bu? Üstelik kurbanın ayakkabılarına bak. Bir numara büyükler. Yine de topuğunda kan izi var. Ayrıca kurbanın gömleğinin etiketi olmamasına rağmen boynu aşınmış. Yanlış hatırlamıyorsam bugün boynunu kaşımıştın değil mi? Normal bir durum olduğunu söyleyebilirsin pek tabii… Öyleyse boynunu görmeme müsaade etmen gerekir. 

 

Ceset yaklaşık 1.45, 1.47 boylarında. Sıradan bir insanın başıysa 15, 18 santim oluyor. Yani kurban seninle aynı boylarda Poirot. Pardon… Bay Poirot!


Garsonun anlattıklarına gelirsek… Tuhaf davranışlar sergileyen adamları sayarken ‘likör’ kelimesini duyunca şüphelenmekten kendimi alamadım. Türkler rakı içerler, hatta pek çok çeşit alkole rastlayabilirsin buralarda. Fakat likör içeceklerini hiç sanmıyorum. Seni oluşturan kişi de ben olduğuma göre, nane likörüne olan düşkünlüğünü pek tabii biliyorum.

Son olarak cesedin (yani kendinin) başını kesmenin sebebi onu tanımamı zorlaştırmak. Bu bıyıklara her yerde rastlanılmaz çünkü. Yine de bilindik titizliğin yüzünden bir açık bıraktın. Başı tamamen orantılı kesmişsin. Ayrıca iğrenç görüntülerden hoşlanmadığın için etrafı bayağı derleyip toparlamışsın.

Anlamadığım tek bir şey var… Neden? Neden kendini öldürdün ve neden bu cinayeti bana çözdürdün?”


Agatha ileriden gelen otomobilini gördü. Sürücü koltuğu boştu. Bir an panikleyecek gibi oldu fakat otomobil kendini Poirot’un yanına park edince soğukkanlı halini korudu.

 

“Bir katil gibi düşünmek için katil olman gerekir. Ölmeden ölümü anlayamazsın. Dedektif romanları yazmaya devam etmek istiyorsan da önce dedektif olmalısın.” dedi Poirot arabaya binmek için hazırlanırken. Şapkasının ucunu hafifçe indirerek selam verdi: “Potansiyeliniz var Agatha Hanım. Yazmaya devam edin.”

 



Gittikçe uzaklaşan otomobilin ardında bıraktığı Agatha karmaşık düşüncelerle cesede döndü fakat sadece gölün nefes kesici görüntüsüyle karşılaştı.


Sürücüsüz otomobil de biraz ilerledikten sonra ağaçlara tosladı.