Bu hakikat beni öldürecek

09.06.2020

Bizler (bkz. falsolu kullar), çok enteresan mahlûklarız. Hiçbir kudretimiz olmamasına karşın, maddî pek çok şeyi ufak dokunuşlarımızla düzeltmenin her fırsatta bir yolunu arıyoruz. Aslında bu dert, yüzyıllardır yakamızda duruyor. Öyle ki dünya tarihi, kendini tanrı ilan etmenin altyapısını oluşturmaya çalışan yığınlarla doludur.

 

Yenilgiyi, güçsüzlüğü, altta kalmayı veya aciz hissetmeyi, pek çok nefis bünyesinde barındıramaz. Bu durumda beyin, içine düşülen ahvâli düzeltmek için (aslında saçma olan) çözümler/eylemler üretir. Mesela: kumar oynayan birini (ki o da falsolu bir kuldur) düşünelim. Bu kişi elinde tuttuğu zarlarla oynadığı oyunu yönlendirmektedir. Oynadığı oyunun gidişatına göre, attığı zarların üzerinde bulunan rakamların küçük veya büyük gelmesini istemektedir. Bu kişi, zarların üzerindeki rakamların küçük gelmesini istediğinde, zarları gevşek bir şekilde tutar ve yavaş bir seremoniyle elinden çıkarır. Fakat kişi, zarların yüksek rakamlarla görünmesini istediğinde, zarları sıkıca tutar ve hızlı bir şekilde elinden çıkarır. Yaptığı bu anlamsız hareketin zarların geliş şekline herhangi bir etkisi yoktur. Ama içgüdüleri onu bunu yapmaya iter.

 

Sosyologlar bu durumu yıllar önce irdelemiş ve bu hareketlerin yapılması olayına kontrol yanılsaması (bkz. illusion of control) demişler. Kabaca tarifi ise şöyle: bireyin kendisinden bağımsız olan şeyler üzerinde bir etkisinin olmasına inanması ya da yaptığı eylemin kendi sayesinde daha iyi olacağına inanarak davranışlar sergilemesi.

 

Tanımlamayı okuyunca ağlanacak hâlimize gülüyorum. Zaten aciz varlıklarız; sığınacak, medet umacak tek bir kapımız var. Kûn emri gelmeden tek bir hücremiz bile hareket edemiyor; şuncağız et ve içine sığdırılmış kemiklerden müteşekkiliz. Bunu her fırsatta görüyor ya da dile de getiriyoruz. Ama içimizde yatan o enaniyetten bir türlü vazgeçemiyoruz. Beynimizin bir köşesinde mütemadiyen yanan enaniyet ışığı çoğu zaman gözümüzü kamaştırıyor ve bizi uçsuz bucaksız soyut bir dağın zirvesinde yapayalnız bırakıyor. Peki, bu zirve neresidir? Bu zirve, bir zaferin değil, çöküşün zirvesidir. Kişi yaptığı işlerde enaniyet süngerine sarılırsa, kâinatın üzerinde her saniye dolaşan ilâhî kudreti göremez hâle gelir. Böyle olunca da, “ben yaptım” sanır da durur ve o zirvede karlar eridikten sonra aslında onu orada tutan şeyin toprak olduğunu görür.

 

Günden güne birbirimizden uzaklaşıyoruz. Sosyal mesafeyi kastetmiyorum. Gerçekten uzaklaşıyoruz. Fikirlerimiz, öngörülerimiz, sevecenliğimiz uzaklaşıyor. Tahammül sınırımız bizi çepeçevre kuşatmıyor artık. Anlayış kredimiz tükendi bile. Bu yürek sızlatan uzaklaşma üzüyor kimimizi. Kahrolan insanların yazılarını okuyorum bazen. Sevdiği iki insanın, gözlerinin önünde birbirini yemesini vicdanına anlatamayan pir-i faninin mübarek sakallarına iki damla gözyaşı bırakıyorum. Bağırışların, çağırışların gökyüzünün derinliklerine hapsoluşunu ıslak kirpiklerimin arasından takip ediyorum. Üslup seviyesizliğimizin oluşturduğu bataklıkta, birbirimizi yaftalamaya, karalamaya can atıyoruz.

 

Varılacak menzil neresidir dostlar? Zirvedeyiz, evet. Daha aşağısını kendimize konduramayız. Ama üzerinde insan eti kopardığımız kar eriyor. Eriyecek ve tamamen bitecek. O zaman, fildişi kulelerimizin küçük pencerelerinden kanatsız ve kör ve topal birer sivrisinek olarak düştüğümüz zaman ne olacak? Aslında dünyanın petibör gibi kemirilmediğini anlayacak ve kalan ömrümüzü bütün bunların pişmanlığını budayarak geçireceğiz. Çünkü bizim sandığımız pek çok mefhum, aslında beynimizin kontrol yanılsaması işleminin bir sonucu. Yani esasen, üzerinde benliğimizle etkimizi gösterdiğimizi düşündüğümüz pek çok şeye dokunamıyoruz bile. Öyleyse, neden bu vuslat? Öze, söze, “biz”e…