Bir kabre kaç beden sığar?

24.06.2020

Şair şöyle dedi: “Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: ‘Huve’l-Bâkî’ kazındı.”

 

Ölüm kazanıyor ve ölüyoruz. Her gün, her saniye ölüyoruz ve bizler kaybedenleriz. Yaşamı değil sadece, muhibbânımızı, minik peygamberdevelerini, güz güzeli kasımpatıları da kaybediyoruz. Çünkü bu dünyanın ömrü çok kısa. Çünkü dünya, ömrünü uzatmak için bizim bedenlerimize muhtaç. Her gün, her saniye ölüyoruz ve toprak olanca iştahıyla bizi bekliyor. Bir bozkırda, kahverengi derisine bürünerek bakınıyor; güneyde, kırmızı rengiyle karşılıyor misafirlerini; bazen kestane gibi rengi; doğuda ise, kapkara yüzünü gösteriyor bize toprak. Değişmeyen kuralı ise şu: kendi bedeninden çıkardığı nimetlerin diyetini, er ya da geç o nimetleri tüketenlerin bedenleriyle karşılıyor. Bunun için bize düşen ise, yorgun ve paslı kürekleri tekmeleyerek kabirler açmak. (bkz. cenazeler ölüler için değil, geride kalanlar içindir.)

 

Birkaç gün önce bir cenaze merasimine katıldım. Malum hastalıktan dolayı katılım son derece azdı ve tedbir had safhadaydı. Taziye yapılmayacağı için, merhumun yakınları adına cenaze bir kat daha önemli bir hâle bürünmüştü. Mesafeli ve gergin bir bekleyişten sonra, yeşil lambalı cenaze aracı göründü. Vakit kaybetmeden musallanın başına geçildi. Namazı bir Kadirî Şeyhi kıldırdı. Yeşilin tüm tonlarını hissettikten sonra (buna kabristandaki ağaçlar, modernize edilmiş belediye tabutu ve Şeyh Efendi’nin takkesi de dâhil) kabre yöneldik.

 

Dünya üzerinde boğazların düğümlendiği tek bir an olsaydı, muhtemelen işte bu an olurdu. Bir kulun emaneti teslim edişi muhakkak ki bir son değil, başlangıçtır. Ama kabrin başında yaş sırasına geçmiş gözyaşı döken dört oğul, yutkunamamak için yeterli bir sebep. Merhum kabre usulca yerleştirilince, kendilerine artık yetim denen bu dört evlat, kalan enerjilerini de tüketti. Birbirlerinden uzak yaş aralığında, farklı işlerle uğraşan ve belki de pek çok meselede ortak nokta bulmakta zorlanan bu kardeşlerin, şimdi akıllarından çıkmayacak bir ortak paydaları var. Toprak tamamen yutmadan önce, merhumun büyük oğlu ve kardeşi kabrin içinden çıkmıyor. Ağlamaktan şişen gözleri, hâlen en kıymetlilerini bir kez daha görmenin derdinde. Bırakamıyorlar beyaz kefenin ucunu. Küçücük kabrin içine, birkaç beden birden sığıyor.

 

İşte yine biz… Koskoca bir yaşama, evlere, arabalara, iş yerlerine, parklara, kütüphanelere, ormanlara, çayırlara, bağlara sığamayan biz… Küçücük bir kabirde, bir sevdiğimiz olunca, seve seve oraya sığabiliyoruz. “Seni de gömeceğiz oraya.” deseler, hemen kabul edeceğiz. Bütün birikimleri tek kalemde silen ölüm kapımızda. Birkaç metrelik bir çukura hepimizi sığdırabilecek bir ciddiyette hem de. Öyleyse yanlış giden bir şey var, ya ölümde, ya yaşamda.