Arabesk karşı devrimdir

27.01.2020 / 22:28

 Arabesk karşı devrimdir

Mozart’a karşı Ümmü Gülsüm, Beethoven’e karşı Muhammed Abdulvahhab… Arabeskolog Muhammed Berdibek, toplumsal bir tepkinin ifadesi olarak Arabesk’in köklerine iniyor.

 

YENİ TAYFA

 

Arabesk’in kitabını (Belki de Dilimden Bu Şarkı Düşmez, Profil Kitap 2017) yazan Muhammed Berdibek, İsmail Kılıçarslan’ın Youtube kanalındaki Bu Arada programında Arabesk’i “karşı devrim” olarak tanımladı.

 

1930’larda devlet eliyle yürütülen toplum mühendisliğinin her alanda olduğu gibi müzikte de Batılılaşmayı öngördüğünü ve Türk müziğinin bir dönem radyolarda yasaklandığını hatırlatan Berdibek, o dönemde milletin Kahire ve Şam radyosuna yönelerek şarkî tını ihtiyacını buralardan karşıladığını, ardından Ümmü Gülsüm’lü Mısır filmlerine yöneldiğini; sonraları Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses’in önderliğinde yükselecek olan Arabesk dalgasının zemininin o şekilde oluştuğunu söyledi ve hükmünü verdi: “Arabesk karşı devrimdir."

 

Berdibek anlatıyor:

 

“Arabeskin çıkışına ilişkin temelde üç ana mantık silsilesinden bahsedebiliriz. Birincisi, Arabesk bireysel anlamda sevip de kavuşamayanların isyanıdır. Bu sevip de kavuşamama meselesi sadece aşk meselesi değil… 1960’ları düşünün. 1960’larda insanlar köyden şehirlere göç ediyorlar, şehirlerin kozmopolit ortamlarında kendilerini yeni bir arayışın içinde buluyorlar ve bir tutunma ihtiyacı hissediyorlar. Atıyorum; Halkalı’da oturan bir adam, şehrin çeperinden merkezine yerleşmek istiyor. Şehrin merkezi neresi? Dönemin Aksaray’ı, Sultanahmet’i… Bu tutunamama ve arayış, Arabesk müziğin çıkış kaynaklarından birincisini oluşturuyor.”

 

“İkincisi… 1960’larda ulusal anlamda bir karşı devrim olarak tanımlayabiliyoruz Arabesk’i… 1930’larda yeni bir tahayyül çiziliyor. Yeni bir devlet planlaması var. Bu devlet planlamasında herkesin aynı müziği dinlemesi bekleniyor… fakat tam tersi bir etki oluşturuluyor. İnsanların Mozart-Beethoven dinlemesi beklenirken insanlar Kahire, Şam radyosunu açıyorlar; burada kendilerine yakın olan tınıları dinlemeye başlıyorlar. Bu, kültürel etkileşimin kesilmek istendiği bir anda ortaya çıkıyor…”

 

“Üçüncüsü; uluslararası düzlemde, yine yeni bir devlet mantığında, Batı’ya yüzünü dönen bir devlet var. Karşısında Doğu’ya ilişkin ne varsa kötülemeye çalışıyor. Ve ilginç bir şekilde Arabesk, kapıdan kovulan o tarz, bacadan giriyor. Nasıl giriyor? İthal filmlerle. Filmler ithal edilirken tek seçenek var, Mısır üzerinden ithal ediliyor. Mısır üzerinden ithal edilirken de bizim Mısırlı akıllılar, oranın tüccarları, kendi filmlerini de araya katıyorlar. Ümmü Gülsüm, Muhammed Abdulvahhab(‘ın oynadıkları) başta olmak üzere, konusu aşk olan filmlerin birçoğu Türkiye’de gösterime giriyor. 1938’de Aşkın Gözyaşları filminde insanlar kuyruk oluşturuyor. Düşünsenize; sekiz sene, dokuz sene önce bir tahayyül var, bu tahayyülde herkes Beethoven-Mozart dinleyecek, fakat asla öyle olmuyor, insanlar (kendilerine yakın tınıları dinleyebilmek için) kuyruk oluşturmaya başlıyor.  1940’ların başında veya 38’in sonunda bir yasa çıkarılıyor, şarkılardaki Arapça sözlerin Türkçeleştirilmesi isteniyor, zorunlu kılınıyor. Arabeskin ilk çıkış hikayesi böyle başlıyor… Şarkılar Türkçeleştirilmeye başlayınca yeni bir trend başlıyor bu şekilde. Yani insanlar karşı bir tepki veriyor, ‘Sen nasıl yasaklarsın!’… Aynı tondan bu sefer başka bir şey çıkıyor. Bu, Arabesk’in ilk kıvılcımını oluşturuyor…”