Antik bir kafayla arkeoloji muhabbeti

14.02.2020 / 18:45

Antik bir kafayla arkeoloji muhabbeti

Youtube kanalı “Antik Kafa”da geçmişin yaşanıp bitmiş bir şey olmadığını anlatan arkeolog Dilâra Uçar Sarıyıldız’la kahveli kurabiyeli bir söyleşi

 

LESELYA KOKO

 

12 Şubat 2020. Ankara yine karamsar, yağmurlu havasına bürünmüştü ve ben aylar önce internetin engin sularında rastladığım Antik Kafa kanalını açmış olan Dilâra Uçar Sarıyıldız’la tanışmak için Kızılay’a gidiyordum. İçten içe heyecanlıydım çünkü sadece internette gördüğüm birini gerçek hayatta tanıma düşüncesi çok tuhaf geliyordu. Heyecanımı biraz bastırmak için arkeolojiyle alakalı bazı konuları düşünmeye zorladım kendimi.

 

Hayatım boyunca geçmişi gelecekten daha umut dolu bulmuştum ve Antik Kafa’yla karşılaştığım gün ablama dönüp “Ben… arkeolojiyle ilgilenmek istiyorum.” demiştim. Yani Dilâra Hanım’ın o zaman yaklaşık bin aboneye sahip olan kanalı benim hayatımın yolunu süslemeye başlamıştı bile…

 

Fakat bir endişem vardı: Yaşamını ve çalışmalarını kendimle bağdaştırabileceğim, örnek alabileceğim bir arkeolog bulamamıştım. Dilâra Hanım’ın bana bu konuda yardım edebileceğini umuyordum.

 

Kızılay metrosunun önüne biraz erken varınca, buluşmak için anlaştığımız yerde beklemeye karar verdim. Yağmur başörtümün biçimini bozarken bir yandan da telefonumda Dilâra Hanım’ın Instagram profiline bakıyordum. Gözlüklerim yanımda değildi ve ben de insanları tanımakta oldukça kötüydüm çünkü.

 

“Tanırım değil mi? Tanırım ya… Hiçbir şey göremiyoru… Ay geliyor!”

 

Sarılıp ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra kalabalık ve gürültülü bir kafenin üst katındaki sessiz köşeye oturduk. Önce kanalının ve kendisinin benim için neler ifade ettiğini anlattım. Sonra iki kahve ve bir kurabiye eşliğinde röportajımıza başladık.

 

Önce kısaca Dilâra Hanım’dan bahsedeyim:

 

Dilâra Uçar Sarıyıldız 1991’de doğdu. Kendisi Bilkent Üniversitesi Arkeoloji mezunu. Şu anda Ankara’daki evinde eşiyle beraber yaşıyor ve yüksek lisans tezi üstünde çalışıyor. Ayrıca Berkan Yüceer’le beraber arkeolojiyle alakalı videolar çektiği -dedim ya- Antik Kafa isminde çok güzel bir internet kanalı var.

 

Arkeoloji bölümü okuyanlara verilen tepkileri az çok tahmin edersiniz. Ben de olabilecek en basit soruları sordum tabii ki: “Bu bölümü okumaya nasıl karar verdiniz? İsteyerek mi okudunuz?”

 

Gülümsedi. “Aslında lisede tarih okumak istediğimi düşünüyordum. Osmanlı’nın sanatına, mimarisine hayrandım. Hatta arkadaşlarımla bir piyes yazmıştık ve ben Hürrem olmuştum. Fakat o zamanlarda sınav sistemi farklıydı. TM (Türkçe-Matematik) alanındayken sözel bölüm tercih edilemiyordu. Sınavda sözeli yüksek tutmaya çalışsam da puanım istediğim üniversitelerin seviyesine gelmedi. Ailem de Bilkent’te arkeoloji okuyabileceğimi söyledi. Puanım sayesinde kapsamlı burs alabiliyordum. Kapsamlı burs sayesinde bedava üniversite okuyordum ve ayrıca üniversite bana ek olarak bir miktar para veriyordu. Daha o yaşta ekonomik özgürlük kazanmak anlamına geliyordu bu durum. O şekilde arkeoloji okumaya başladım ve okudukça kafamda bir şeyler yerine oturdu. Bayıldığım Osmanlı mimarisinin gelişini, köklerini, geçmişini öğrenmek şunu anlamamı sağladı: Lisede okurken derste Osmanlı’yı gördüğümüz için ben sadece onu sevdiğimi sanmıştım. Fakat aslında geçmişe dair her şeyle ilgileniyormuşum. Bizden önce yaşamış olan insanların yaptıklarıyla…”

 

“Yani aslında içten içe hep arkeolojiyle ilgilenmişsiniz.”

 

“Evet, fakat bunun farkında değildim. Kendimi eğitim sisteminin verdikleriyle sınırlamıştım.”

 

“Hiç bırakmayı düşündünüz mü?”

 

“Birkaç kez karamsar düşüncelere kapıldım. ‘Yapamıyorum, bırakacağım’ diyordum. Bunun en büyük nedeni insanların bu bölüme bakış açısıydı. Sanki puanımız düşük ve başka bir yere yerleşememişiz gibi davranıp bizden tüm desteklerini esirgiyorlardı. Bu da ister istemez depresif düşüncelere neden oluyordu. Fakat ben pek çok okula girebilecekken bu bölümü tercih etmiştim çünkü sevmediğim bir şeyi yaparak mutlu olamayacağıma inanıyordum.”

 

“Türkiye’de arkeoloji okumak zor…” 

 

“Evet, zor. Çünkü Türkiye’de akademik anlamda büyük bir hiyerarşi söz konusu. Fakat hiyerarşiden kastım ‘saygı’ değil. Ezmekten, işlerini yaptırmasına rağmen yapan kişinin ismini yazmamaktan, öğrencileri sömürüp sömürüp sonunda asistan yapıp bir miktar para vermekten söz ediyorum. Buna boyun eğen çok insan var, elbette saygı duyuyorum fakat ben akademinin böyle bir şey olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ve gurur duyarak söylüyorum ki benim okulum ve öğretmenlerim kesinlikle böyle değil...”

 

Bir süre bu konu üzerine sohbet ettikten sonra başka bir soruya geçiyorum:

 

“Genellikle insanlar arkeoloji bölümünde iş imkânı olmadığını söylerler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

 

“Yani dürüst olmak gerekirse bazı iş durumlarının daha zor olduğu bir gerçek. Yine de Türkiye’de arkeolog olmak denizde balık olmak gibi bir şey. Okyanusta olmaktan çok daha iyidir. O kadar az kişi bununla ilgileniyor ki, gerçekten sadece bir grup birbirini tanıyan öğrenciden oluşuyoruz. Eğer kendini geliştirip, alışılmadık alanlarda tez yazarsan ve farkını biraz belli edersen herkes tabii ki o alan için seni aramaya başlar. Herkesin kendisinde biten bir durum. Bu her bölüm için geçerli.”

 

“Arkeolojiyle alakalı videolar çektiğiniz bir Youtube kanalınız var. Bu kanalı açmaya nasıl karar verdiniz?”

 

“Aslında benim kafamda uzun zamandır böyle bir proje vardı. İlk videomuzun yayımlanmasından çok uzun zaman önce ben zaten kendi kendime bir video çekmiştim. Fakat nedense içime sinmemişti. Montaj işinde pek başarılı değildim ve bu şekilde başlamak istemedim kanalıma. Fakat ne zaman arkadaşlarıma bir yeri gezdirsem ‘Keşke bize anlattıklarını bir yerlere de koysan’ diyorlardı. Ailem de konuşma yeteneğim olduğunu ve bunu bir yerlere kanalize etmem gerektiğini ifade ediyordu genellikle. Ben de farklı bir kanal açmaya karar verdim. Kâr amacı olmayan, bilindik konulardan uzak videolar çekecektim. Belki popüler olmayacaktı fakat izlediğim birkaç kanal sayesinde ‘bilimin’ Türkiye’de merak edilen bir şey olmaya başladığını fark ettim. Kimse ilgilenip reklamımı yapmasa dahi tek bir kişiyi etkilemek bana yeterdi.”

 

“Videolarınıza nasıl tepkiler geldi?” diye sordum merakla. Bayılarak izlediğim bu kanalın çok şey hak ettiğini biliyordum.

 

“Çok güzel tepkiler aldım.” dedi. “Tabii küfürlü ve saçma yorumlar da geldi. Hatta sildiklerim bile oldu. Fakat öte yandan beni çok etkileyen mailler de aldım. Mesela bir izleyicim 25 yaşında kanser hastasıymış, bu sene rahatsızlığını atlatıp arkeoloji okumaya başlamış.  Tam kemoterapisinin son dönemlerinde ve bölüme hazırlanırken bizim videolarımıza denk gelmiş ve bana bununla ilgili bir teşekkür mesajı atmış. Okurken mutluluktan gözlerim dolmuştu.”

 

“Yakın zamanda yüksek lisans teziniz üstünde çalışmak için Fransa’ya gittiniz. Bize biraz bu yurtdışı tecrübesinden bahsedebilir misiniz?”

 

“Arkeolojiye devam etme kararını aldıktan sonra yüksek lisans için İstanbul’a gittim. Bir dönem orada kaldım. Fakat Türkçe eğitim veren bir okulda devam edemeyeceğimi anladım. Çünkü İngilizceyi yavaş yavaş unutuyordum ve alıştığımdan farklı teknikte bir eğitim alıyordum. Oradan ayrılıp Ankara’da farklı bir üniversitede yüksek lisans yapmaya başladım. Her şey güzel giderken içimde heykellere karşı inanılmaz bir ilgi ortaya çıktı. Fakat orada kalsaydım istediğim konuyu yazarak istediğim yere ulaşamazdım. Heykelle ilgilenen bir hocamın çağırmasıyla Bilkent’e döndüm. İlk dönemimde de Paris’e gitmeye karar verdim. Benim ilgilendiğim konuyla ilgilenen bir profesörle iletişime geçtikten sonra, dördüncü dönemde Paris’e gittim. Şehir beni pek çok alanda zorlasa da, akademi beni çok tatmin etti.”

 

Bir süre yüksek lisans tezi hakkında konuştuk. O anlattıkça benim göz bebeklerim büyüyordu ve daha fazlasını duymak istiyordum. Böyle konular hakkında daha önce kimseyle sohbet etmemiştim ve tüm bu anlatılanlar beni büyülemişti. Sohbet ilerledikçe beni Bilkent Arkeoloji Günleri’ne davet etti. Ben de yakın zaman dünya prömiyerini yapacak Göbeklitepe Epik Operası için ne kadar heyecanlı olduğumu anlattım. Kitap, belgesel önerileri havada uçuşurken dakikalar çabucak geçiyordu.

 

“Gelecekte de arkeolojiye devam etmek istiyor musunuz?”

 

“Arkeolojiye devam etmek istiyorum fakat sanırım akademiye biraz ara vereceğim. Oldukça yorucu bir süreçten geçtim çünkü. Doktoraya başlamadan önce biraz mola vermem gerek. Bu molada da arkeolojiyle alakalı olarak müzelerde veya farklı projelerde çalışmayı düşünüyorum. Gerçek bir iş sahibi olmak istiyorum. Çünkü şimdiye dek hep öğrenciydim.”

 

Bu sefer kişisel olarak merak ettiğim bir konuda soru sormaya karar verdim.

 

“Videolarınız fazlasıyla akıcı ve açıklayıcı. Ayrıca oldukça iyi bir yazarsınız. Ülkemizdeki çocuklar arkeoloji konusunda pek bilgi sahibi değil. Onlar için bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?”

 

“Çocuk kitabı yazmak veya çocuklara yönelik videolar yapmak, atölyeler ve workshoplar oluşturmak üzerine düşünmüştüm. Ayrı bir proje olarak hepsi bir kenara yazıldı. Çocuklara yönelik bilgilendirici bir etkinlik oluşturmak, oluşturamasam bile içinde yer almak isterim tabii.”

 

“Son olarak kendinize sormak istediğiniz veya arkeologlar adına açıklığa kavuşturmak istediğiniz bir konu var mı?”

 

“Ekstra bir şey yok sanırım. Herkesin ortak kaygıları var arkeoloji konusunda. Okumak isteyenler iş bulma konusundan endişeleniyor. Kimileri korkutucu ve mistik buluyor, kimileri ‘Amaan geçmişte yaşanmış gitmiş, ne diye uğraşıyorsun?’ diyor. Söylemek istediğim tek şey şu: Geçmiş, günümüz ve yarın… Hepsi birbirine bağlı. Biz kendimizi ne kadar yukarı doğru gidiyormuşuz gibi görsek de aslında aynı yerde sayılırız. Göbeklitepe’yi yapanlar da bizimle aynı kaygılara sahipti, yüz yıl sonrakiler de aynı kaygıya sahip olacaklar… Hepsinin gayesi ‘yaşam’ olarak gidecek. Çekirdek fikir ‘yaşam’ olduğu için bundan binlerce yıl önce yaşanan deprem, sel, hastalık gibi felaketlerde hayatta kalan çoğunluğu örnek alarak şimdiki sıkıntılarımızdan kurtulabiliriz. Çünkü bu dönemde teknolojiye gömüldüğümüz için dışarıyı, gökyüzünü, hayatı görmek konusunda daha başarısızız. Bu yüzden geçmişten ders çıkartabileceğimize inanıyorum. Geçmiş, yaşanmış ve bitmiş bir şey değil…”

 

Kalktık. Yolda bir süre daha sohbet ettikten sonra metroda ayrıldık. Yer bulamadığım için ayakta dikilirken konuşmalarımızın üstünden geçiyordum ve fark ettim ki Dilâra Hanım’ın belirttiği tek bir fikrinde bile karşı çıkacak bir şey bulamamıştım. Öyle anlayışlı ve öyle objektif yaklaşıyordu ki konulara… Günün başında aklımı kurcalayan sorunu düşündüm ve fısıldadım: “Bundan sonra biri bana en sevdiğim arkeoloğu sorarsa ‘Dilâra Uçar Sarıyıldız’ diye yanıtlayacağım.”