17 yaşında neden klasik müzik dinliyorsun? Manyak mısın?

27.01.2020 / 19:52

17 yaşında neden klasik müzik dinliyorsun? Manyak mısın?

Annemle yeni keşfettiğimiz bir yolda, gün batımının renkleri eşliğinde giderken kafamızı dinlemek istediğimiz için biraz klasik müzik açtık. İlk notayla beraber bütün dünya değişti. Mistik bir film sahnesindeymiş gibi, birinin rüyasının içindeymiş gibi… Bu sırrı keşfedince metroda da deneme kararı aldım. Tüm o somurtkan insanlar bir bir sanat eserine dönüştüler. Zeminin gri rengi ve çamurlu ayakkabı… sonsuzluğun yeni anlamı oldu.

 

LESELYA KOKO

 

Bir gece, ben daha çok küçükken, yanından katiyen ayrılmak istemediğim annem beni bir davete götürmek zorunda kaldı. Etrafımızdaki insanlar kimdi hatırlamıyorum ama şaşaalı bir binaya girmiştik hep beraber. Ardından da kırmızı perdelerin ve bordo koltukların olduğu bir salona. Çok geçmeden etrafı yaylı çalgılardan çıkan o büyüleyici ses sardı. Bir parça tamam, iki parça tamam ama göz kapaklarımda bir anormallik baş gösteriyordu sanki. Kirpiklerim adeta yanağıma ulaşmak için çabalıyordu! Rüya ve gerçeklik arasında gidip gelirken, aynı zamanda da başımı dik tutmaya çalışıyordum. Sonra birden, annem elimi kavradı, müziğe göre hareket ettirdi. Kendi eli de aynısını tekrarladı. Bir aşağı, bir yukarı. Hafif sağa, şimdi sola… Çalınan parçanın sakin kısımlarında daha yavaştık fakat notalar yükseldikçe parmaklarımız da enerjik bir biçimde havaya kalkıyordu. Kuğu zarafetinde bir oraya bir buraya giden ellerimiz artık orkestranın bir parçasıydı sanki. Ne zaman piyanonun o enerjik notalarını duysak, avucumuzda bir elma olduğunu hayal edip parmaklarımızı görünmez tuşlara bastık. Keman sesi duyulunca da ellerimizi bir nehre bıraktık. Su ne yöne giderse bizi de yanında sürükledi…

 

O kocaman salonda, hemen yanımızda oturan yabancı dışında kimsenin küçük gösterimizden haberi olmadı. Fakat benim hayatımdaki en özel anlardan biriydi o an... Nasıl bir anneye (dosta) sahip olduğumu ve klasik müziğin içimde gezinen ruhunu gösterdiği için.

 

“Evet çocuklar! Şimdi hepiniz elinize birer kalem alın.” Yine bir gün Çalıkuşu’ndan etkilendiğim için öğretmencilik oynamaya karar vermiştim. Türkçe, fen tamam da… bu çocuklara başka bir şey gerekiyordu sanki! En arkadaki Murat hiçbir dediğimi dinlemiyordu, önlerdeki Pelin de zaten getirdiği makyaj malzemeleriyle uğraşır olmuştu. “Kalem mi?” dediler hep bir ağızdan. Başımla onayladım. Telefonumdan Saint-Saens’in ‘The Swan’ isimli eserini açtım ve herkese gözlerini kapatmalarını, katiyen açmamalarını tembihledim. “Evet çocuklar! Şimdi siz kırmızı perdeleri ve bordo sandalyeleri olan kocaman bir salondasınız. Duvarlarda altın işlemeler var, sahnenin üstünde de ‘In Omnia Paratus’ yazıyor.”

 

“O ne demek hocam?”

 

“Bilmiyorum evladım…

 

Neyse. Nerede kalmıştım? Hah! Sahnede müthiş bir müzik ziyafeti veril… Murat! Gözünü açma dedim! Bahar’ı rahatsız etmeyi bırakır mısın? Tamam, güzel. Evet… Sahnede müthiş bir müzik ziyafeti var. Siz de onları yönetiyorsunuz, yani orkestra şefisiniz. Hadi bakalım kalemlerinizi kaldırın ve dilediğinizce yönetin orkestranızı.”

 

Yavaşça hayali sıraların etrafında gezindim. Bu çocukların hayatında eksik olan şey buydu işte… Bir süre öğrencilerimin masum yüzlerini inceledikten sonra ben de elime kalem aldım ve kendimi bir başka hayalin derin sularına bıraktım.

 

“Fatma’yı da hep onun önünde bulurduk işte.” Misafirlere hakkımda bir şeyler anlatan annemi dikkatlice süzdüm. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı, demek ki kötü sınav notlarımdan falan bahsetmiyordu. “Nerede bulurdunuz?” dedim sakince. “Gizlice televizyondaki klasik müzik kanalını izliyordun ya bebekken…”

 

Van Gogh’la tanıştığım günü hatırlamıyorum. Çünkü onu hep bir şekilde duyuyoruz insanlardan, filmlerden, şarkılardan… Resimlerini çok beğenmiştim, hepsinin bir müziği var gibiydi. Sanki nota şifreleri saklıydı renklerin ardında… Ve zaman farkını, hatta ölümü dahi silen bir sıcaklık belirmişti içimde bir yerlerde. Biz, iki apayrı insan her gün dertleşir olmuştuk. Bir zamanlar Küçük Prens’le dertleştiğimiz gibi. Nedense Van Gogh’u merak eden tek kişi benmişim gibi davranıyordum. Vincent şarkısını ben bulmuştum. Hatta ben bestelemiştim! Don McLean bunları duysa hakkımda neler düşünürdü?

 

Fakat sonra, bir Instagram sayfasında gördüm Yıldızlı Gece’yi. Bir diğerine yolculuğa çıktığında hazır değil gibiydim göndermeye. Birinin profil resminde, sırt çantasının üzerinde. Rozetlerde, halılarda, hatta minderlerde! Evet biliyorum hiçbiri yeni değildi ama… ben yeniydim.

 

Van Gogh’la ayrılırken, ileride yazacağım bir kitapta görüşmeye karar verdik. Zamanda yolculuk edeceğim o cümleleri yazmama daha vakit var ama…

 

Böylelikle günlük yazmayı bıraktım. ‘Sevgili Vincent’ diye başlayamıyordum çünkü.

 

Annemle yeni keşfettiğimiz bir yolda, gün batımının renkleri eşliğinde giderken kafamızı dinlemek istediğimiz için biraz klasik müzik açtık. İlk notayla beraber bütün dünya değişti. Mistik bir film sahnesindeymiş gibi, birinin rüyasının içindeymiş gibi… Bu sırrı keşfedince metroda da deneme kararı aldım. Tüm o somurtkan insanlar bir bir sanat eserine dönüştüler. Zeminin gri rengi ve çamurlu ayakkabı… sonsuzluğun yeni anlamı oldu.

 

Bir aptallık yapıp Moonlight Sonata’ya şarkı sözü yazmayı düşündüm. Parçanın konuştuğunu duyunca vazgeçtim tabii... Klavye notalardan oluşsaydı, yazdığım kitaplar beğenilir miydi merak ediyorum.

 

Bir gün, sıradan bir gün Mozart’la karşılaştım. Annem ellerimle orkestrayı taklit ederken yanımda o oturuyormuş demek.